Eğer bu hükümetin başına bir hal gelirse, zinhar Süleyman Beyden, Türkeş’ten, Erbakan’dan, şundan bundan bilmeyin. Eğer bu hükümet giderse, bilin ki dostlarının narına yanıp gitmiştir. Hem de hangi dostlarının?
Aklı evvel dostlarının… Önce kontrgerilla ile işe başladılar. Sanki çok gerekmiş gibi, daha ayağının tozunu silmeden hükümeti olmayacak sıkıntılara soktular. O yetmedi… Arkadan Eğitim Enstitülerini getirdiler.
“ille de faşistler dışarı atılmalı!” diyerek binlerce çocuğun sokaklara dökülmesini önerdiler. Hem de tafralarından yanlarına yaklaşılmayarak. “Görülmemiş direniş biçimleri uygularız!”
Bu da yetmedi. Son marifetle ortaya çıktılar. Üniversitedeki katliamı protesto edecekler. Elbette yüreğinde bir zerre insan sevgisi taşıyan, insanlıktan nasibini alan herkes bu katliamı protesto eder. Ama nasıl? Yollar kapatılacak, polisle çatışılacak, çocuklar okullardan çıkarılacak, dersler yapılmayacak… Bunun adı da faşizmi protesto… Bu hükümet faşist mi? Değil!
Hükümet, “Yapmayın bu işi” dememiş mi? Demiş! Hem de Başbakan hem de Milli Eğitim Bakanı televizyonda, radyoda söylemiş…
Ama aklı evvelin aklı bu kadar! Bu ortamda ortalığı karıştırmak kimin işine yarar?
Bedri’nin dünkü karikatürü ortada… Kim zil çalıp oynuyor, kim? Ama dedik ya aklı evvelin, aklı da bu kadar! Sonunda Ecevit’i bile isyan ettirip Ömer Seyfettin’in ünlü “Diyet” hikâyesini anımsatacak kadar. Hikâyeyi bilirsiniz…
Adam ünlü bir demircidir. Onun yaptığı, çeliğine su verdiği kılıçların üstüne yoktur. Bir gün hırsızlık iftirasına uğrar. Şeriat gereği sağ eli kesilecekken zengin bir kasap diyetini verip kurtarır ve kendisine köle yapar. Demirci ustasının hayatı bundan böyle cehennem olur. Zengin kasap yapmadığını bırakmaz ve her seferinde de “Senin sağ elinin diyetini ben verdim” der. Sonunda demircinin canına tak eder, sağ bileğini kütüğün üzerine kor, satırı bileğine indirir ve kopan elini kasabın suratına atar:
“Al diyetini!” Yürür gider… Ecevit de işte böyle isyan etmiştir:
“Biz iktidar oluşumuzu özgürlükçü demokrasiyi yaşatmak, iç barışa kavuşmak ve ülkenin gelişmesini toplumsal adalet içinde hızlandırmak isteyen halkımıza borçluyuz. Başka hiç kimseye ve hiçbir kuruluşa borcumuz yoktur. İktidarda kimseye ödeyecek diyetimiz yoktur. Daha önce başka ülkelerde başkalarının düştüğü tuzaklara düşmeye veya demokrasimizi o tuzaklara düşürmeye de niyetimiz yoktur. Türkiye’de demokrasi ve ekonomi, cumhuriyet tarihinin en ağır bunalım döneminden geçiyor. Böylesine ağır bir bunalıma karşın ülkemizde demokrasinin yaşayabilmesi her şeyden önce halkımızın demokrasiye bağlılığındandır.”
Ne diyeceksiniz?
Bazıları sıcak sever, bazıları da MC’yi… Birincisinden, İkincisinden ağızlarının tadını alamadılar, şimdi sıra üçüncü de… Allah onların ağzına tat, bize de kolaylık versin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.