30 Mart 2016 Çarşamba

İnsanlığa Katkı Sağlayan Mucitler

Kari Friedrich Drais


Von Saverbronn baronu, Alman ormancısı ve mühendisidir. 1785’te Karlsruhe’de (Almanya) doğdu, 1851’de aynı yerde öldü. «Drezin» adıyla bilinen, bisiklete benzer bir taşıt aracını icat etti ve ilk modelini Paris’te sergiledi.


Baron Drais’in şöhreti, Paris’e kendisinden daha önce gelmişti, icat ettiği «drezin»iyle Karlsruhe – Strasburg arasındaki 75 kilometrelik yolu, o devre göre. 4 saat gibi kısa sayılacak bir sürede, yâni iyi bir yürüyüşçüden çok daha az bir zamanda aldığı biliniyordu. Nihayet, 1818 yılında, aracını herkesin görmesi için Paris’e getirdi. Bunun bir selesi vardı, tekerleği eklemli idi ve bir gidonla yönetiliyordu. Bu ancak düz olarak gidebilen, tahtadan bir çeşit at veya aslan olan selerifer’e (ilkel bisiklete) göre, büyük bir gelişmeydi. Bununla beraber Paris’liler, Baron’la alay ettiler. 40 yıl sonra ise, bisiklet (ön tekerleği pedalla döndürülerek giden bisiklet) denilen aracı daha çok beğendiler. Bu aracın, pedalları, nihayet, ayakların yerden kesilmesine imkân veriyor, fakat çok büyük ön tekerlek üstüne eğilmiş olan binici, sık sık düşüyordu.


Cyrus Hall McCormick


Amerika’li mucit ve sanayici, 1809’da Walnut Grove’da (A.B.D.) doğdu, 1884’te Chicago’da (A.B. D.) öldü.


Biçer düğerin ve tarım makinelerinin yapımına önayak oldu. Uçsuz bucaksız topraklarda yapılan tarımsal çalışmalar, birçok mucidin kafasında tarım araçlarını makineleştirmek fikrini doğurmuştu. İskoçya’lı bir papaz olan Bell, biçme makinesini icad etmiş ve Amerika’lı Hussey, bu makineye hızla gidip gelen dişli iki bıçak takarak, onun kesici kısımlarını daha mükemmel bir hâle getirmişti. Otomat bebekler yapmaya çok meraklı bir tamircinin oğlu olan McCormick, ilk biçer-döğeri tasarladı ve bu tasarısını geliştirmek için üzerinde devamlı olarak çalıştı. Yapılan ilk denemede makine, bir günde, on kişinin yapabileceği işi yaptı. McCormick, tarım işlerini sanayileştirerek köylünün daha iyi şartlarla çalışmasını sağladı ve topraktan elde edilen verimi büyük ölçüde artırdı.


Fuchs


Leonhart Fuchs, Alman botanikçisi, 1501’de Wemding’de (Almanya) doğdu, 1566’da Tubingen’de (Almanya) öldü.


Bahçelerimizi süsleyen bir bitki cinsine (fuchsia) hdı verildi. Bilimle uğraşan meşhur alman ailesi Fuchs’lar arasında, botanikçi Leonhart Fuchs, özellikle uğraştığı bilim dalına yeni bir hamle kazandırması bakımından dikkati çekmiştir. Bitkiler alanında devrine kadar bilinenleri gözden geçiren ve ondan daha bilgili önceki kişilerin birçok hatâsını düzelten iki ciltlik •Bitkiler Tarihi» isimli1 bir kitap yazdı. Fuchs’un eserlerinin bilimsel üstünlüğünü ilgililer kabul etti ve Fransız botanikçisi Plumier 1700 yılları civarında Fransa’ya getirdiği, güzel kırmızı çiçekli amerikan bitkisine «fuchsia» (küpe çiçeği) adını vererek ona olan saygısını belirtti. Eskiden pamuklu kumaşları boyamak için kullanılan ve devrimizde biyoloji bilginleri tarafından yararlanılan «fuchsine» adındaki kırmızı renkli boyayıcı madde de, Fuchs’un ismini şerefle yaşatmaya devam etmektedir.


 


 

Grayderin Yemeği

KEMAN


Kaptıkaçtı Silifke’den kalkmış Mersin’e gidiyordu. Arkada oturan ihtiyar bir köylü kucağında kırmızı beze sarılmış bir şeyi sıkı sıkıya tutuyordu. ‘Bütün dikkatini ona vermiş örselenmesinden, zedelenmesinden korkuyordu. Yolculardan biri merak etti sordu: “Hayrola baba!” dedi. “Nedir kucağındaki? Kırılacak bir şey mi?” İhtiyar sakin sakın cevap verdi :


“Keman!”Bütün yolcular şaşırdı. İhtiyar köylü kemandan ne anlardı! Çalmasını nerden öğrenmişti. Soruyu soran bu defa laf olsun diye, bu yolculuk başka türlü geçmez! Çal da dinleyelim!” deyince ihtiyar başladı gülmeye. «Ne çalması oğul!» dedi. “Keman çalmak kim, ben kim! Bu pazara torunumun düğünü var. Silifke’ye vardım, bir çalgı takımı tuttum. 50 lira da kaparo verdim. Ne olur, ne olmaz bakarsın gelmezler. Hem ele güne rezil oluruz, hem de kaparo yanar. İyisi mi kemancının kemanını rehin aldım. Gelmezlerse keman da benim olur!”


GRAYDERİN YEMEĞİNİ MERAK ETTİ


Hakkâri’nin Dize köyüne ilk gelen motorlu vasıta grayder olmuş. Köylüler merakla makinenin etrafına toplanıp, bir süre hayretle seyretmişler, sonra sormuşlar: “Bu neye yarar?” Teknisyenlerden biri «Yol yapar!» demiş, «Köyünüzün yolunu yapacağız!»


Köylüler buna çök sevinmişler ve grayderin orasını burasını elleyip, sevip okşamışlar! Makine çalışmaya başladıktan sonra bir köylü teknisyenlere, «Kusura kalma bey! diyerek yaklaşmış ve “Bu zavallı güneyin altında çalışıp durur, ne yer ne İçer acaba? Teknisyen gayet ciddi bu soruyu da cevaplandırmış $ “Öğleleri bir bakraç yoğurtla, altı tane yumurta yer ve ayran İçer!”  Öğle  paydosunda köylü elinde  “grayderin yemeği” teknisyenin yanına gelmiş, “Getirdim bey!”  demiş, “bir iki salkım da üzüm kopardı mİ”


AL ŞU 20 LİRAYI


Sarıyer Hâkimi Ferhat Dömeke, İki yıldan beri devam eden bir alacak davasından hayli bunalmıştı, bir celsede tanık gelmiyor, öteki celsede davalı gelmiyor ve duruşma bir türlü bitmiyordu. Ni’hayet son celsede Hâkim Dömeke,  alacaklıya :


“Kuzum» dedi, “Senin kaç lira alacağın var?”


 


Alacaklı boynunu büküp cevap verdi  “20 lira efendim.” Hâkim Ferhat Dömeke bir an düşündü, sonra elini cebine atarak iki on liralık çıkarttı: Al şu yirmi lirayı” dedi. “Ne sen uğraş, ne de ben.”


ÖRDEK YAHNİSİ GÜZEL YEMEKTİR


Otobüs Haymana’dan Ankara’ya geliyordu. Arkada duran muavin yolun kenarında dört beş kişinin beklediğini görünce şoföre bağırdı: “Usta! Birer liradan beş ördek var alayım mı?” Şoför başını çevirmeden cevap verdi:


“Al bakalım!” Yolculardan bir İhtiyar ayağa kalktı arkaya döndü ve şoför muavinine beş lira uzattı bana da beş tane alıver evladım”  dedi. “Çok ucuzmuş! ördek yahnisi de, hani pek güzel olur!” MEMUR KÂĞIDI ÇEKİP KOPARDI


Fethiye’nin Doğanlar ‘köyünde yıllarca önce iki çocuk vardı. Bu iki çocuk o yıl İlkokulu bitirmişlerdi. Köy yeridir orası, ilkokuldan sonra okumak haram ^sayılır gibi bir şeydir. Ama iki çocuk okumayı kafalarına koymuşlardır. Babaları onlardan okumak değil, çifte çubuğa bir el atmalarını beklemektedir. Köyden kaçarlar. Kalkar Antalya’nın Elmalı ilçesine gelirler. Ortaokula yazılırlar. Aylığı altı liraya bir oda tutarlar. Yazları sığır çobanlığı, ırgatlık yapar ve kazandıkları para ‘ile okulu bitirirler, ©iri askeri lise imtihanlarına girer, kazanır. Diğeri sağlık muayenesini kaybeder. Artık yolları ayrılmıştır. Biri sivil, biri askerdir. Sivil olan Antalya Lisesine devam eder. Görmediği iş yoktur. Ne iş bulsa çalışır ve lise son sınıfa gelir. Garsonluk, yol işçiliği, amele kâtipliği her işi yapar. Nihayet lise bu yıl biter. Kalkar İstanbul’a, gelir. İstanbul büyük şehirdir. İstanbul küçük insanları yutan şehirdir. Üniversite imtihanlarına girer. Karnına günlerden beri bir kaşık sıcak çorba girmediği halde hem Hukuk, hem de İktisat Fakültesinin sınavlarını kazanır. İktisadı tercih eder. Bir taraftan da iş aramaktadır. Ama iş nerede? Geceleri üniversite bahçesinde yatmaktadır. Nihayet bir iş bulur. Sultanahmet’teki İşçi Sigortaları Hastanesi inşaatında yağlı boyacıdır. Artık yatacak yeri de vardır. Yatağını inşaata serer. 15 gün önce iş biter! Yine açıktadır. Bir yöne doğru itilmektedir. Kendi kendine mücadele eder.


Boşa kor dolmaz, doluya kor almaz. Kararını verir. Bir arkadaşından 25 lira borç alır ve doğru Marmara Sinemasının gişesine gider. Artık Bilet karaborsacısıdır. Dört günlük kazancı 36 liradır. Beşine) gün Belediye Zabıtası memuru onu yakalar. Bir anda her şey yıkılmıştır. Sığır çobanlığı, garsonluk, inşaat işçiliği, ciltlerle kitap, imtihanlar, üniversiteye giriş… Her şey ama her şey gözünün önünden akıp gitmektedir. Karakolda memur kâğıdı makineye takmış, ifadesini almaktadır. Birden boşanır… Hikâyesi bittiği zaman memur da hıçkırmaktadır. Kâğıdı makineden çekip yırtar ve onu elinden tutup bize getirir. “Benim gücüm buna yetti» der, «Ancak makineden kâğıdı çekip koparmaya”.


Kopan makinedeki kâğıt değil, onun hayat hikâyesinden bir yapraktır. O yine yalnız, o yine işsiz, o yine İşsiz, o yine çaresiz, o yine Türkiye’deki yüz binlerden biridir, o yine yüzüne kapanan ‘kapıların ardında bir an duraklamakta ve yine başka kapılardan içeri girerek “!İş arıyorum efendim.” demektedir. “Ne iş olsa yapanım!”

27 Mart 2016 Pazar

YEŞİLÇAM VE AYLON SOKAKLARI NİSUAZ PASTANESİ

Bazı eski sinemaların (Melek, Emek, Opera, İpek, Ar) ve yapım şirketlerinin olduğu, bu yüzden de adını Türk sinemasına veren Yeşilçam Sokağı’ndan sapalım. Buranın da eski adı Yeşil Sokak’tı. Kimler geçmedi ki bu sokaktan… Sol tarafta, Emek Sineması’nın yerinde İstanbul’un ilk paten pisti bulunuyordu. Sağ taraftaki sinemaların en bilineni Saray’dı. Saray’ın yerinde yeller esiyor ama az ilerisinde Sinepop hâlâ duruyor. Tabii ilk açıldığı günlerde, yani 1943’te adı Ar Sineması’ydı. Sonra, Yeni Ar, 1973’te de nihayet Sinepop oldu. Sokak, Tarlabaşı’na doğru devam ediyor. Yeşilçam’m tam karşısında bugünkü Ayhan Işık Sokak’ın bir köşesinde Della Suda Eczanesi, diğer köşesinde de Nisuaz Pastanesi bulunuyordu.


1847 yılında açılan Della Suda Eczanesi, İstanbul’un ilk eczanelerinden biriydi. Sahibi François Della Suda, 1826 yılında annesinin ölümü üzerine İstanbul’a gelmiş bir İtalyan’dı. Osmanlı ordusuna hizmet veriyordu. Önce devletin başeczacısı, sonra da paşa unvanmı aldı. Adını da bir süre sonra Faik Paşa olarak değiştirmişti. Faik Paşa ölünce ailenin diğer üyeleri Beyoğlu’nun çeşidi yerlerinde aynı adı taşıyan eczaneler açtılar. İstanbul’un İtalyan karakteristiği en yoğun sokaklarından biri olan Çukurcuma’daki Faik Paşa Sokağı, admı bu ünlü eczacıdan almıştır.


Nisuaz’a gelince… Nisuaz Pastanesi, 1920’li yıllarda, günümüzde Garanti Bankası’nın bulunduğu köşede açılmıştı. Müdavimleri arasında Orhan Veli, Salah Birsel, Necip Fazıl, Sait Faik, Avni Arbaş,İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçılar vardı. Nisuaz, özellikle Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu adlı denemesinde Salah Birsel tarafından sayfalar dolusu anlatılmıştır. İçinde küçük bir Atatürk büstünün de olduğu mekanda siyah elbise-beyaz önlüklü şık Rus kızları ve şuh bakışlı Rum kadınları ellerinde tepsilerle müşterilerin etrafında pervane olurlardı. Nisuaz’m yaz spesiyalitesi o zamana kadar İstanbul’da bilinmeyen buzlu kahveydi. Kışın soğuk günlerindeyse borç çorbası çıkardı. Nisuaz, 1950’lerde kapandı, binası da kapanışını takip eden senelerde yandı.


Taksim yönüne doğru yürüyüşümüze devam edelim. Az ileride, üst kısmında antik dönem kaynaklı mitolojik hayvan figürlerinin, girişinin iki yanında da birer heykelciğin bulunduğu, bugünlerde kapısına kilit vurulmuş olan Alkazar Sineması’m görüyoruz. Caddedeki en eski sinemalardan birisi olan Alkazar Sineması 1920’lerde açılmıştı. Alkazar, özellikle 1930’lu yıllarda Frankeştayn ve Drakula benzeri korku filmleriyle ün yaptı. Uzun yıllar kapalı kalan sinema 1990’lı yıllarda Onat Kutlar’ın çabasıyla yeniden açıldı. Özellikle gösterime sunduğu bağımsız filmlerle bilinen sinema 2010 yılının Mart ayında izleyicilerine perdelerini son kez kapattı. Alkazar Sineması ile aynı adı taşıyan pasaj ise 1880 tarihinde yapılmıştı ve Alyon (Alleon) Geçidi olarak biliniyordu. Alyon Geçidi, adını Fransa’dan İstanbul’a göçen Antuan Afyon’dan (Antoine Alleon) alıyor. Diğer iki kardeşiyle birlikte bankerlik sayesinde zengin olan Antuan Alyon, İstanbulluların dilinde “Alyon kadar zengin” tabirinin yer etmesine yol açmıştı. Aile fertleri zaman içinde teker teker Fransa’ya döndüler ve orada öldüler. Ancak çoğunun cenazesi İstanbul’a getirilerek Feriköy deki Katolik Mezarlığı’na gömüldü. Geçit, arka sokaktaki tanınmış Dostlar Birahanesi’ne açılıyordu. Alyonlar’dan geriye kendi adlarını taşıyan Alyon Geçidi Sokağı kaldı.


Cumhuriyet’in ilk yıllarında nominalist politikayla sokak adlarının değiştirilmesi gündemdeydi. Grand Rue de Pera’nın İstiklal Caddesi yapılması gayet anlaşılırdır, doğaldır. Anlaşılmaz olan ise orada yaşayan kişilerden veya bulunan binalardan adını almış sokakların adlarının değiştirilmesidir. Levanten ailelerin isimlerini almış sokaklar da bir şekilde Türkçe’ye dönüştürüldü.


Alyon Sokağı’nın adı Gazeteci Erol Dernek olurken, önceki bölümlerde gördüğümüz Glavani Sokağı’nın adı Kallavi’ye, Balyos Sokağı’nm adı da Balyoz’a uyarlandı. Tarihin izlerini silmeyi, sokak isimlerini kafamıza göre değiştirmeyi öyle görünüyor ki bir yere kadar başarabiliyoruz. Bugün bildiğimiz Hava Sokak’m adı, muhtemelen Türkçe olduğu zannedilerek bırakılmış; halbuki Hava, Halepli Hıristiyan Arap bir ailenin soyadı!


 

24 Mart 2016 Perşembe

Beyaoğlu’nun İhitşamı ve Romantizmini Yaşamak

Beyoğlu, her ne kadar eski günlerindeki romantizmi ve ihtişamını yitirmiş olsa da halen onu ayakta tutan bazı tatlar sayesinde geçmişini yaşamayı sürdürüyor. Rejans da bu tatlardan bir tanesi. Hem yetmiş yıllık kendine has ortamı ve dekoru hem de sürekli yenilenen ve gelişen mutfak kültürünün lezzetiyle siyasi buluşmalara, sanatsal sohbetlere ve sevgiliyle başa baş yenen yemeklere tanık olmayı sürdürüyor.


1917’deki Rus İhtilalini izleyen yıllarda Rusya’dan kaçıp İstanbul’a sığman Ruslar, İstanbul’da çok sayıda Rus lokantası açmıştı. O dönemde, Beyaz Ruslar diye adlandırılan bu grubun sayısı yüz binin üzerindeydi. Beyaz Ruslar Kızıl Ordu’ya başkaldıran Daniken ve Vrangel’in yandaşlan oldukları için kızıl karşıtı anlamında bu şekilde adlandırılıyordu. İstanbul’a yerleşen Beyaz Ruslar çeşitli meslekleri başarıyla icra etmekteydi. Marangozluktan şoförlüğe, dadılıktan sekreterliğe çeşitli işlerle varlıklarını sürdürmeye çahşan Beyaz Ruslar kısa zamanda İstanbul’da Maksim (Maxim), Moskovit (Moscovite), George Karpiç (Carpitch), Medvied, RozNuar (Rose-Noire), Splen-did, Cherezade, Novotni, Kievski Ugolok, Kit-Kat, Causasse-Dulber, Sarmatov, Dore ve Rejans gibi çok sayıda lokanta açmışlardı. Tüm bu lokantalardan geriye sadece bir tanesi kalabüdi: Rejans (Regence).


Beyoğlu’nda 1804 yılında yaptırılan Panayia Kilisesi’nin iki yanında oluşan Olivo Geçidi ile Panayia Geçidi (Emir Nevruz Sokağı) arasında yer alan Rejans, İstanbul’un en eski ve en büinen Rus lokantası olma özelliğini yetmiş küsur yıl sonra dahi koruyor. Şimdi gelelim Rejans’ın tarihine… 1920’li yılların başında, şimdiki Rejans Lokantası’nın bulunduğu yerde, Triamon Palas adı altında bir birahane ve lokanta bulunuyordu. Triamon Palas’ın bahçesi yoktu. Lokanta açıldıktan kısa bir süre sonra, 1921 yılı içinde Mihail Mihailoviç tarafından devralındı. Ancak, Mihailoviç burayı dekore etmek için gerekli sermayeyi bulamadı. Aynı dönemde, Berthet isimli bir Fransız, İstiklal Caddesi üzerinde Tophaneli Rıza’nın restoranını satın alarak Fransız havası taşıyan lüks bir lokal açtı. Bu lokalin adı “La Regence, Cafe-Restaurant-Glacier Maison Française” idi. Berthet’in işleri de istediği gibi gitmeyince La Regence’i 1923 sonlarına doğru Mihailoviç’e devretti ve Mihaüoviç de 1924 yılında şimdiki Rejans’ı “Turkuaz” (Turquoise) adıyla açtı. Mihail Mihaüoviç, daha sonraları Tevfik Manars, Vera Chirik, Veronika Protoppova’yla ortak olarak Olivo Geçidi’ndeki yerini yeniden dekore ederek Turkuaz’ı, “Rejans Kahve, Lokanta ve Çiçek Bahçesi” adıyla yeni ve bugünkü yerine taşıdı. 1,932 yılının Mayıs ayında açılan Rejans kısa sürede İstanbul’un seçkin kesiminin uğradığı, müzikler ve danslar eşliğinde Fransız, Türk ve Rus mutfağının en lezzetli yemeklerinin sunulduğu mekan olarak ün kazandı.


1930’lardan günümüze Beyoğlu’nun tarihine de tanıklık etmiş olan Rejans, İsmet İnönü’den Atatürk’e dek birçok inşam ağırladı. Rejans, mutfağının çeşitliliğine rağmen özellikle Rus mutfağındaki başarısı nedeniyle, bir Rus lokantası olarak bugüne geldi. Bunun nedeni, kurucularının Bolşevik Devrimi sırasında Rusya’dan İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslar’dan olmasıydı. Rejans’ı kuranlar, Rus Devrimi’nden kaçan anti-komünistlerdi. Ancak, mekan yıllarca bir Rus lokantası olarak Türk solunca da benimsendi.


Rejans’ın mönüsünde neler vardı, şöyle bir bakalım. Rejans’m olmazsa olmaz içkisi sarı votkaydı. Limon kabuğu zanyla aromalandı-nlmış votkayı orta halli Rus aüeleri konuklarına ikram ederlerdi. Votkanın limonlusu dışında kızılcıklı, acı biberli, enginarlı, vişneli çeşitleri de vardı. Ana yemeğe geçmeden önce seçenek olarak “borç” (bortsch) çorbası sunulurdu. Bu çorba, adını Rus kadınlarının zor dönemlerde komşularından ödünç aldıkları malzemeyle yapmasmdan alıyor. Bu malzemeler, domates, lahana, patates, pancar, ekşi krema ve et olabiliyor. Ana yemeklere gelince; “böf straganof’ (boeuf stra-ganov) klasik bir Rus yemeği olarak her zaman menüde vardı. 19. yüzyılın sonlarında Kont Straganov’un aşçısı tarafından yaratılan böf straganof, ince şeritler halinde kesilmiş dana etinin özel sosuyla servis edilmesinden oluşuyor. Böf straganof dışında, özel yağsız ördeğin çeşidi sebzeler ve otlarla çeşidendirilerek altı saat pişirilmesi sonucunda oluşan elmalı ördek, sarımsaklı kızarmış ekmekle bol yağda kızartılmış tavuktan yapılan, asıl adı kievski kotiet olan ama kısa adıyla kievski (kievsky), hamura bulanmış çeşitli sebzelerden yapılan ünlü Rus böreği piroşki (pirochki), marmelat ve pudra şekerli Rus usulü krep palaçinka (palachinka) ve Rusların çok sevdiği bir tadı olan merenj (mereng) de Rejans’m mönüsündeki diğer tadardı.


Rejans’taki dördü ortaklık önce Veronika Protoppova’nm ayrılarak yurtdışma gitmesi, daha sonra da Tevfik Manars’ın kendi hissesini gene bir Rus göçmeni olan Abdurrahman Şirin’e satmasıyla bozuldu. Abdurrahman Şirin ölünce hissesi kız kardeşine, onun ölümü üzerine de oğlu Selim Taygan’a kaldı. Mihaü Mihaüoviç’in 1971 yılında ölmesiyle varislerinin ortaya çıkması ve Vera Chirik’in de hisselerini satmasıyla Rejans bir dönem karışık günler geçirdi. Tüm bu olanlara 1976 yılındaki yangın da eklenince bir süre kapalı kaldı. Lokanta onarılarak 1977 yılında yeniden açıldığında yeni sahipleri artık Selim Taygan ve Nüvit Sezener’di. Yenilenmiş haliyle geçtiğimiz yıla kadar hizmet veren Rejans lokantası belki de bir daha açılmamak üzere kapılarım müşterilerine kapattı.


 

20 Mart 2016 Pazar

Şişe Mantarı, Muşamba ve Plastik Maddeler

Şişe Mantarı


Akdeniz bölgesinde yetişen bazı cins meşe ağaçlarının, yağmura, kuraklığa, sıcağa ya da soğuğa karşı koruyan kalın kabuklan vardır. Bu kaim kabuğa “mantar” denir. Bu maddeden şişe mantarı, balık ağı mantan ya da mantarlı muşamba yapılır.


Ağaçların gövdelerini ve köklerini kapla, yıp örten koruyucu maddeye “mantar” adı verilir. Bazı ağaçların üzerindeki bu mantar tabakasının kalınlığı 3, hatta 4 santimetre olur. Bu kabuk her on yılda bir kaldırılarak sökülüp alınır, yeniden gelen mantar eskisinden daha güzel, daha muntazam olur. Bu tabakalar işlenmeden önce suya yatırılıp yumuşatılır. Sonra da kesilerek silindir biçimi mantarlar, özel biçimli şampanya şişesi mantarları, ısı kaybına engel olmak İçin koruyucu madde levhaları yapılır.


Muşamba


Eski bir döşemeyi hem göze çirkin görünmekten kurtarmak, hem de kullanışlı bir zemin elde etmek için yere muşamba döşemek kâfidir. Muşamba, üzeri düz olduğu için hem göze daha güzel gözükür, hem de kolayca silinip temizlendiği için bakımı kolaydır.


Günümüzdeki yapılarda yerleri hem çabuk, hem de ucuz bir şekilde kaplamak için pek çok malzeme vardır. Bunların birçoğu doğrudan doğruya beton döşemenin üzerine yapıştırılır. Başlıcaları, tahta mozaik parke, döşemelik yün kadife ya da plâstik karedir. Bu gibi yer döşemelerinin en eskisi “linoleum” denilen mantarlı yer muşambasıdır. Muşamba, keten yağımla karıştırılmış mantar tozunu keten çuval gibi kaba bir dokuma üzerine döküp sıvayarak yapılır. Üzerine mantarlı yağ sürülen bu geniş dokuma, sonra preslerden geçirilir. En kalın cins muşambalar gemilerde taban kaplaması olarak kullanılır.


Plastik Maddeler


Plastik maddeler, kimyagerler tarafından bulunmuş olan, kolayca kalıplanıp çekil verilen ya da İplik hâline getirilip kumaş gibi dokunabilen, kesilebilen ya da birbirine kaynaştırılan maddelerdir. Tahta, kömür, tuz ya da petrol gibi maddelerden yapılır. İlk plastik imâdeler, selûioit ya da kükürtle vülkanize edilerek sertleştirilmiş kauçuk gibi maddelerdi ve ancak belirli sayıda eşyanın yapımında kullanılırdı. Ama sentetik reçinenin keşfi, bu alanda çok değişik eşyanın yapılmasına yol açtı.


Ambalaj malzemesi, iplikler, kumaşlar ve eskiden tahtadan, madenden ya da camdan yapılan akla gelebilecek her şeyi. Plastik maddelerin ham maddesi tabiatta çok boldur. Kokkömürü gazı, tuz, selüloz, kireç, süt, bitkisel asitler gibi birbirinden çok farklı maddeler plâstik eşyanın yapımında kullanılmaktadır. Çağımız için “Plâstik Çağı” dense yeridir.


 

18 Mart 2016 Cuma

Silo, Tohum ve Larva Hakkında Duymadığınız Bilgiler

Silo


Tarımla uğraşanlar tahıl, patates, pancar ve benzeri gibi ürünlerini saklamak için silolardan yararlanırlar. Bu ürünler siloda durdukları sürece filizlenip bozulmadıkları gibi kışın şiddetli soğuklarından da korunmuş olurlar.


Tahıl taneleri nemli bir yerde kalırlarsa mayalanıp ekşirler, hele devamlı olarak havalandırılmazlarsa kızışıp tutuşabilirler. Modern tarım kooperatiflerinde, mevsimine göre sıcak ya da soğuk havayla havalandırılabilen silindir biçiminde dev silolar bulunur. Bu silolara konan taneler zaman zaman hem hareket ettirilir, hem de havalandırılırlar. Hayvan yiyeceği olarak saklanacak pancarlar İse toprakta açılan büyük çukurlara konur. Normal ısısını devam ettirmek, aynı zamanda İçeriye yağmur sularınırr girip pancarları çürütmesini önlemek İçin çukurun üstü örtülür. İlkbaharda ağaçların dallarında yapraklar çıkar, çiçekler açar.


Bu yapraklar ve çiçekler çıkmadan önce, bir önceki yılın sonbaharında tomurcukların içinde meydana gelmişlerdir.


İlkbaharda, kupkuru dalların üzerinde yaprakların çıkmaya, çiçeklerin açmaya başlaması hemen herkesin ilgisini çeker de bir önceki sonbaharda tomurcukların meydana gelmesinin pek az kimse farkına varır. Bu tomurcuklar ya dalların uçlarında, ya da yaprak saplarının hemen altında meydana gelmişlerdir, içinde küçücük yaprakçıklar bulunan bu tomurcuklar, kışı, üzeri su geçirmez, koruyucu bir maddeyle örtülü kabukların İçinde geçirirler. Kuşkonmaz ve Brüksel löhanası gibi bazı bitkilerin uç tomurcukları sebze olarak yenir.


Tohum


Tohum, bitkinin üremesine yarayan kısmıdır. Yere düştüğü zaman filizlenir ve yeni bir bitki hâlinde sürmeye başlar. Ama henüz yeteri kadar kuvvetli olmayan bu yavru bitki gerekli besinini bir süre daha kendisini meydana getiren tohumdan alır.


Bitkilerin tohumları pekçok çeşit ve biçimde olur. Kirazın çekirdeği, buğdayın tanesi kahve bitkisinin kavrulup öğütülen içi, bezelyenin yenilen yuvarlacık tanecikleri hep birer tohum çeşididir. Tohum, bitkinin bir kökçük, bir filizcik ve küçücük yaprakçıklarından meydana gelen oğulcuğudur. En elverişli ortamı buluncaya kadar uzunca bir süre bozulmadan durabilir. Ama gerek toprak, gerek iklim yönünden elverişli ortamı bulunca içindeki oğulcuk çimlenir ve ana bitkinin tohumun içine depo ettiği besin maddeleri sayesinde gelişmeye başlar ve büyür.


Larva


Hayvanların büyük bir kısmı doğduklarında anne ve babalarına benzemezler Bunlardan bazıları yumurtadan kârtçuk ya da tırtıl hâlinde çıkar; büyüyünce sinek ya da kelebek hâline gelir. Bu tırtıl ya da kurtçuk biçimindeki hâllerine “larva” denir.


Genellikle larvalarla anne-babalarının yaşayış şekilleri birbirine hiç benzemez. Kız-böceği denen böceğin larvası su İçinde yaşar başkalaşım geçirdikten sonra havalarda uçuşan güzel bir böcek hAHne gelir. Su kenarlarında yaşayan, solunumunu bizler gibi havayla yapan kurbağalar ergin hile gelmeden önce tıpkı balığa benzeyen ve balıklar gibi suların içinde yaşayan küçücük tetarlar halindedirler. Larvalar çoğu zaman başkalaşım geçirmeden önce nemf hâlinde bir bekleme devresi geçirirler. İpek böceğinin kendine ördüğü bir kozanın İçindeki hâil, nemf hâlidir.


 

15 Mart 2016 Salı

Menkul Kıymetler ve Sermaye İle Ekonomiye Bakış

Menkul Kıymetler


Menkul kıymetler, diğer deyimle “taşınabilir değerler” “hisse senedi” ve “tahvil” adı verilen kıymetli belgelerdir. Bunlar, bir büyük ortaklığa ödenen parayı gösterirler. Hisse senetleri, yıllık kâr; tahviller ise yıllık faiz getirirler.


Menkul kıymetler (taşınabilir değerler) «hisse senedi» ve «tahvil» denilen belgelerdir. Bunlar, menkul kıymetler borsasında alınıp satılabilirler. Hisse senedi, bir anonim veya komandit ticaret ortaklığı tarafından çıkarılan ve sermayenin bölünmüş olduğu payı gösteren ortaklık belgesidir. Bu belgenin sahibi kimse, her yıl, ortaklığın elde ettiği kârdan elindeki hisse senedine göre bir pay alır. Tahvil ise devletin veya bir ticaret ortaklığının ödünç para elde etmek amacıyla belirli bir sûre geçer li olmak üzere çıkardığı; değişmez bir yıllık faiz getiren ve vâdesi sona erince üstünde yazılı bedeli tahvil sahibine ödenen kıymettir.


Sermaye


Güzel bir ses, şarkıcının sermayesidir. Bir ev, sahibi için iyi bir meslek de çalışan için birer sermayedir. Para, değerli eşya, bir mal, bir kabiliyet hepsi birer sermaye yerine geçer.


İhtiyacı olan biri için faydalı eşyanın çok büyük bir değeri vardır. Ona sâhip olan için sermaye yerine geçer. Böyle bir şeye sâhip olan kimse ya kullanarak ya kiraya vererek ya da ihtiyacı olan bir başkasına satarak ondan yararlanır. Parası olan da parasını bir başkasına ödünç vererek ondan faiz alır. Mal-mülk almayı sağladığı için para da bir sermayedir. Bunun gibi parasını bir başkasına ödünç verenler, o parayı, belirli bir süre kullandığı için o kimseden bir miktar faiz alırlar.


 

10 Mart 2016 Perşembe

Üçlü Bilinmezlik Denklemiyle Bu Kimdir?

İrlandalı Kahraman Gulliver


Samuel Gulliver, Büyük başarı kazanan ve ilgi gören bir İrlanda romanının kahramanı,  1726 yılında Jonathan Swift’in kaleminden doğdu.


Hayali ülkelere olağanüstü yolculuklar yaptı. Gulltver’in yaptığı yolculukların amacı, okuyucuya İnsan tabiatının gülünçlüğünü ve toplumların aksak taraflarım göstermektir. Bu yergi türündeki romanın kahramanı önce lllliputa gider. Burada İnsanların boyu 30-40 santimdir; her şey küçüktür. Gittiği ikinci ülkede oturanlar ise 18-20 metre boyundaki devlerdir; orada her şey büyüktür. Gulliver daha sonra «uçan ada» ya gider. Burada uykuya dalmış, gülünç bilginler yaşar. Son yolculuğunu yaptığı ülkede oturanlar İse biçimsiz, kötü hayvanlardır. Akıllı ve mantıklı bir atın egemenliği altında yaşarlar. Svvitt’in bütün eserleri gibi Gulliver’in Seyahatleri de yergiler, taşlamalar, olaylarla doludur. Açık, sade ve çok canlı üslûbuyla çağının İngiltere’sini ağır şekilde eleştiren korkunç bir sosyal hicivdir.


Büyük Dev Gargantua


Olağanüstü bir iştahı olan devdir.  François Rabelais tarafından ölümsüzleştirilen halk efsanelerinin (1534) kahramanı, Pisboğazlığına rağmen sağlam bir sağduyusu vardır.


Gargantua, Fransız Rönesans’ının en önemli yazarı François Rabelais tarafından kaleme alınmış «Büyük Gargantua’mn Akıl Ermez Hayatı» adlı romanın başkişisi olup halk efsanelerinin bir kahramanıdır. O da babası Grandgousier ve anası Gargamelle gibi sağlığı yerinde bir devdir. Doğar doğmaz, aileye büyük bir canlılık getirir. Aklın alamayacağı kadar bol yiyeceği gövdeye indirir, kimsenin yapamayacağı şekilde şarkı söyler, bağırıp çağırır, uyur. Her zaman keyfi yerinde olan bu devin kişiliğinde, çocuksu saflığın yansıra, büyük bir bilgelik görülür. Obur dev, yiyip içmeye olduğu kadar öğrenmeye de düşkündür. Oğlu Pantagruel’i en iyi okullara gönderir. Bu küçük dev de babasının yerini tutar, şölenlerde doymak bilmez iştahıyla aile geleneğini sürdürür.


Bozkurt Türklüğün Sembölü


Türklüğün sembolü, Türk mitolojisinde özellikle Göktürk hanedanının kökleriyle ilgili efsanelerde yer alan kutsal ve efsanevî varlık.


Bozkurt sembolü totemcilik çağının karanlıklarına kadar dayanır. İlk Türk imparatorluğunu kuran Hunların bayrakları üzerinde kurt başı sembolü vardı. Uygurların bayrağında yine bir kurt sembolü bulunuyordu. Oğuz Destan:’nda Oğuz Kaan’ın vücudu kurda benzetilmiştir. Efsaneye göre Göktürklerin ilk hakanı olan Asena, bir dişi bozkurttan türemişti. Eşsiz kudret sahibi olan bu hakan, rüzgârlara ve yağmurlara hükmederdi. Bir başka efsaneye göre. Göktürkler bir düşman kavmin saldırısına uğradı. Sonunda bir çocuk sağ kaldı. Düşman askerleri, çocuğun ellerini ve ayaklarını keserek bir bataklığa terk ettiler. Bir dişi kurt bu çocuğu besledi ve ondan gebe kaldı. Düşman hükümdarı, çocuğu öldürtmek İstedi. Fakat kurt, onu alıp bir mağaraya götürdü ve orada bir oğlan doğurdu. Daha sonra Türkler bu mağaraya Ulusu Koruyan Tanrı adını koydular.


 


 

9 Mart 2016 Çarşamba

Davy Lambası, Pil ve Elektrik İle İlgili Faydalı Bir İçerik

Davy Lambası


Kömür ocaklarım bazen «grizu» adı verilen patlayıcı bir gaz kaplar. “Davy lambası” denilen özel bir lamba, patlama tehlikesi olmadan kömür ocaklarım aydınlatmakta kullanılır. Bu lambanın alevi tel bir kafes içinde olduğundan grizu gazı patlamaz.


Bu lambayı Davy adındaki (1778-1829) bir İngiliz kimyageri icat etmiştir. Lambanın alevi çok İnce bir madeni kafesin İçinde olduğundan, ateş dışardaki grizu gazıyla temas etmez. Ayrıca bu patlayıcı gaz etrafı kaplamaya başlamışsa patlama sadece tel kafesin içinde meydana gelir ve alev söner. Böylece emniyeti sağlamakla görevli ekiplere hemen haber verilir ve galerilerin havasını değiştirecek vantilatörlerin çalıştırılması istenir. Ayrıca madencinin akümülatörünü belinde taşıdığı, elektrikle yanan emniyetli özel madenci fenerleri de vardır. Bunlar aleviz olduğundan tamamen tehlikesizdir


Pil


Pil, kimyasal bir reaksiyonu elektrik akımına çeviren bir aygıttır. Hiçbir tepki göstermediği zaman pil; kullanılmış, bitmiş demektir. Elektrik pilini Volta adlı bir Italyan bilgini İcat etmiştir. Volta pili yapmak İçin ortası delik, tekerlek biçimindeki bakır ve çinko parçalarını, aralarına aba parçaları koyarak OatOate dizmişti. Bugün piyasada satılan piller, asitli eriyiği macunumsu bir madde İçine karıştırılmış olduğu İçin “kuru pil” diye adlandırılır. Fakat en verimli piller, sitil eriyiği sıvı Killinde olan Löklanşa Plilerledir. Zira sıvı hâlinde olan asitli eriyiği, kimyasal tepkiyi daha kolaylaştırır. Pillerle elde edilen elektrik akımı düşük voltajlı, düz akımdır. Piller; elektrik fenerlerini, radyoları ve elektrikle çalışan bazı âletleri çalıştırmakta kullanılır.


Elektrik


Pillerden, ya da dinamolardan elde edilen elektrik akımı, madensel tellerle nakledilir. Elektrik akımından evleri aydınlatmakta, ısıtmada ya da motorları çalıştırmakta yararlanılır.


Eskiler, iki kehribar parçasını birbirine sürterek statik elektrik elde etmeyi bilirlerdi. Bu kehribar parçalarını saçlara yaklaştırdıkları zaman saçların dimdik havaya kalk, tığını görürlerdi. Çok daha sonraları elektrik akımını üretmeyi ve bu akımı çeşitli alanlarda kullanmayı öğrendiler. Düz elektrik akımı kimyasal pillerle alternatif akım da manyetik jeneratörlerle üretilir. Elektrik yükü, yalıtkan bir devre üzerinde çok küçük elektronlar tarafından bir atomdan ötekine aktarılarak nakledilir. Hidrolik ya da termik santrallar elektrik üretme merkezleridir.


 

8 Mart 2016 Salı

Efsanevi Masal Kahramanları; Ali Baba, Alaeddin ve Robinson

Ali Baba ve Kırk Haramiler


İranlı fakir esnaf Bin bir Gece masallarından birinin kahramanı, Ali Baba, esrarengiz bir şekilde çok büyük bir servet kazanmıştır.


Yoksul bir esnaf olan Ali Baba, kıt kanaat geçinmekteydi. Bir gün Kırk Haramiler denilen haydutların barındığı bir mağaraya girmenin sırrını tesadüfen öğrendi. Kırk Haramiler çaldıkları malları, getirip bu mağaraya saklıyorlardı. Ali Baba, Haramilerin reisinin bir kayaya “Açıl susam açıl” diye bağırdığını işitti ve kayanın açılıverdiğini hayretle gördü. Mağara, haramilerin hırsızlıkla topladıkları ve rastgele yığdıkları altın, mücevher ve benzeri değerli eşya ile doluydu. Ali Baba da, haramilerden öğrendiği bu sihirli cümleyi tekrarlayıp mağaraya girdi ve bunlardan bir kısmını kendine ayırdı. Haramiler onu vurmak istedilerse de sonunda Ali Baba, kölesinin de yardımıyla hepsini bir bir öldürdü. Bir atasözü hâline gelen “Açıl susam açıl” deyimi, bütün engelleri aşmaya yarayan bir aracı göstermek için kullanılır.


Alâeddin ve Lambası


Macerayı seven yoksul delikanlı,  Ali Baba ve Kırk Haramiler gibi Alâeddin’in Lâmbası da bir Gece Masal ürünlerinden biridir. Alâeddin bu masalda servet ve kudret sahibi olur.


Bin bir Gece Masallarından birinin kahramanı olan Alâeddin, Mustafa adında bir terzinin oğluydu. Günün birinde Afrikalı bir sihirbaza rastladı ve birtakım tabiatüstü olaylarla karşılaştı. Sihirbaz onu yanına aldı, kendi maceralarına sürükledi. Bu arada Alâeddin dünyanın merkezinde bakınan sihirli bir lambayı almakla görevlendirdi. Birçok maceralı olaydan sonra Alâeddin bu işi başardı. Çeşitli engellerle karşılaşmasına rağmen lambayı buldu ve kullanmak üzere bir köşeye sakladı. Alâeddin, bu lamba sayesinde çok büyük bir servetin sahibi oldu ve sultanın kızıyla evlendi. Alâeddin’in Lambası adlı masal, güzel Şehrazat’ın, kocası Iran şahı Şehriyar tarafından öldürtülmesini geciktirmek için geceleri ona anlattığı sürekli masalların en güzellerinden biridir. Dilber Şehrazat, bu masallarla ölümden kurtulmuştur.


Robinson Crusoe


Issız bir adaya düşen kazazede gemici, 1719’da, Daniel Defoe tarafından yaratılan roman kahramanı ıssız bir adada bütün güçlüklere göğüs gererek 28 yıl tek başına yaşamayı başardı.


İskoçyalı bir denizci olan Alexander Selkirk ıssız bir adaya terkedilmiş bir insanın korkunç macerasını gerçekten yaşamıştı. Selkirk’in bu zahmetli hayatı, 1704’ten 1709’a kadar beş yıl sürmüştü. Ama Daniel Defoe. Alexandre Selkirk’I örnek aldığı roman kahramanını, yirmi sekiz yıl yalnız yaşamaya mahkûm etmiştir. Batan bir gemiden kurtulan Robinson Crusoe adlı denizel, Orénok ırmağının ağzındaki bir adada kendisini yapayalnız bulur, önceleri ümitsizdir, fakat sonra yavaş yavaş kendini toparlar. Yılmadan mücadeleye girişir: zekâsı ve becerikliliği sayesinde kendine hemen hemen normal bir hayat sağlar. Hele yamyamların adaya öldürmek için getirdiği zavallı bir zenciyi, onların elinden kurtardığı gün keyfine diyecek yoktur. Nihayet bir gemi adaya yanaşır ve bu İki kahramanı oradan kurtarır.


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Sulama, Yel Değirmeni ve Bahçıvan Hakkında Bilmedikleriniz

Sulama


Küçük bir bahçeyi sulamak için bahçe kovası yeterlidir. Ama uçsuz-bucaksız kurak tarlaları sulamak için gerekli suyu çok uzaklardan olsa bile kanallarla getirip arklarla tarlaların araşma dağıtmak lâzımdır. Bu işe “sulama” denir.


Su çölleri bile Özerinde yemyeşil bitkilerin yetiştiği verimli topraklar hâline getirebilir. Bunu vâhalarda yaşayanlar, İsrailliler iyi bilir. Bir toprağı sulamak demek, Özerinde bitkiler yetişmesi İçin gereken suyu sağlamak demektir. Günümüzde çeşitli sulama usulleri vardır. Bir akarsuyun sularını saptırarak tarlaların arasından akıtmak, kuyular açarak içlerindeki suyu motorlarla çekmek, nehir sularını ya da baraj arkasında toplanan suları kemerler ya da arklar arasından çok uzaklara götürmek bunların başlıcalarıdır. Nil nehrinin yılın belirli zamanlarında kabarıp taşması, Nil vadisinin sulanmasını sağlar.


Yel değirmeni


Eski yel değirmenlerinin rüzgârla dönen geniş kanatları vardı. Ancak bu kanatlar yalnız bir yönden gelen rüzgârla dönerlerdi.


Yeni yel değirmenlerinde ise bu geniş kanatların yerini büyük bir pervane almıştır. Ayrıca rüzgâr yelkovanına benzer bir dümen, bu büyük pervaneyi kendiliğinden rüzgâra doğru çevirir.


Rüzgârın kuvveti hem çok fazladır, hem de bu muazzam kuvvet tamamen bedavadır. Yelkenlileri yürütmek, yel değirmenlerini döndürmek için rüzgâr gücünden yararlanılır. Modem yel değirmenleri duruma göre ya doğrudan doğruya bir makineyi çalıştırır (meselâ hayvanların açıktaki yalaklarına devamlı su sağlayan pompalar gibi) ya da bu işi görmesi için konmuş motora elektrik gücü sağlar. Issız sahillerdeki deniz fenerlerinin bir kısmı rüzgârdan elde edilen enerjiyle ışık verir. Bununla beraber bu gibi fenerlerde yedek olarak daima elektrik sağlayan motorlar, akümülatörler bulundurulur.


Bahçıvan


Bahçıvanlık, çiftliğin dışında kalan bir iştir. Ayrı bilgi, değişik bir çalışma ister. Çiçek bahçıvanları çiçek bahçelerinde, meyvacılar meyve bahçelerinde, sebzeciler de sebze bahçelerinde çalışırlar.


Çiçek meyve ve sebze yetiştirenlerin tümüne birden bahçıvan deriz. Ama bahçıvanlığın da birbirinden değişik kolları vardır. Bu kollardan biri olan çiçek yetiştiriciliği başlı başına bir iştir. Geniş bahçelerinde sebze ya da meyve yetiştirip satarak hayatını kazananlar olduğu gibi evinin bahçesinde kendisi için meyve, sebze ve çiçek yetiştiren meraklılar da vardır. Bunlar amatör bahçıvanlardır. Meslekten olanlar için tarım okulları açılmıştır. Burada bahçıvanlığın bütün bilgileri öğretilir, iyi bir bahçıvan, bahçesinden daha iyi kalitede, daha bol ürün almayı amaç edinmiş olmalıdır.


 

4 Mart 2016 Cuma

Dalma Odası, Dalgıç, Periskop ve Köşk ile İlgili İlginç Bilgiler

Köşk


Geniş bahçelerin içinde inşa edilmiş süslü evlere denir. Bir de bando ve orkestraların açık havada konser verdikleri yer vardır ki buna da bando köşkü denir. Üçüncü köşk ise kaptanların çevrelerini görüp gemilerini idare ettikleri yere yâni kaptan köşküne denir.


Osmanlı’lar çağında açıklık yerlerde, bahçe içerlerinde süslü evler inşa edilir ve bg evlere köşk denirdi. Umumi halk bahçelerinde akşamları, bayram günleri konser veren bando ve orkestraların, çardağı andıran yüksekçe yerlerine de bando köşkü denilir. Bugün İstanbul’da Gülhane Parkı’nda böyle bir bando köşkü vardır. Bir de kaptan köşkü vardır: Geminin en yükâek yerinde ve çevreyi gayet iyi görebilecek bir şekilde yapılmış olan bu köşkte bulunan kaptan, çevresindeki çeşitli âlet ve araçtan yararlanarak makine dairesine, dümenciye ve çeşitli görevlilere gemiyi sevk ve idare için gereken direktif ve emirleri vermektedir.


Periskop


Denizaltı gemisi’nin en önemli âletlerinden biridir. Kaptan köşkünün içindeki subaylar, denizin üzerinde olup bitenleri, periskop yardımıyla görebilirler. Bunun için de denizaltı gemisi’ni su yüzüne çok yaklaştırır ve periskopun ucunu suyun üzerine çıkacak şekilde yükseltirler.


Periskop, kendimizi göstermeden çevremizdekileri görmemize yarayan bir âlettir. Kullanıldığı pek çok yer vardır. Siperlerin içindeki gözcü erler, periskop sayesinde düşman ateşine hedef olmadan, gizlendikleri yerden karşı tarafı gözetleyebilirler. Bunun gibi içine iki ayna yerleştirilmiş basit bir periskop, bayram şenliklerindeki büyük geçitlerde kalabalığın gerisinde kalsak bile olup biteni seyretmemizi sağlar. Geliştirilmiş bazı periskoplar tıpkı dürbün gibidir, iki gözümüzü dayayarak bakarız. Denizaltı periskopları daha da geliştirilmiştir. Bunlarda basit aynalar yerine çeşitli meriçekler ve yansıtıcı prizmalar bulunur.


Dalgıç


Dalgıç herhangi bir iş görmek amacıyla suların derinliklerine inen dalıcıdır. Üzerindeki özel elbise» dalgıcı suyun ezici basıncından korur ve ona nefes alması için lüzumlu havayı verir.


Batmış, ya da dibe oturmuş gemileri yüzdürmek, can kurtarmak, rıhtım ve mendirek İnşasında çalışmak, sünger çıkarmak, bilimsel İncelemelerde bulunmak gibi bazı İşler dalgıçlardan, hatta dalma odalarından faydalanılmasını gerektirir. Yapılacak işin şekline göre de dalgıcın elbisesi de. Şişir. Kurbağa adamlar üzerlerine lâstikten dar bir dalış elbisesi giyip sırtlarına solunum aygıtlarını takarlar. Buna karşıIık daha derinlerde çalışmak zorunda olan dalgıçlar, maden parçalarıyla ağırlaştırılmış özel dalış elbiselerini giyerler, başlarına da önü camlı, madenden küre biçimindeki başlıklarını geçirirler.


Dalma Odası


Ağzı aşağıya doğru çevrilmiş, içi hava dolu bir bardağı suya batırdığımız zaman, suyun bardağın içine dolmadığım görürüz. Dalma odası da, suyun içine indirildiği zaman işçilerin ıslanmadan rahatça çalışmalarını sağlayan, ‘ çan biçiminde bir odadır.


Çok eskiden beri bilinen, günümüzde de kullanılan dalma odaları, dalgıçların ağır elbiseleri İle çalışamayacakları durumlarda İşçilerin çalışmalarında büyük kolaylıklar sağlar. İşçiler, çan biçimindeki bu odanın tepesindeki hortumdan devamlı olarak verilen havayla solunur ve yeryüzündekine yakın bir rahatlık İçinde çalışabilirler. Çan odasından, daha çok deniz dibinin düzeltilmesi gibi sürekli bir çalışma gerek, tiren durumlarda yararlanılır. Bununla beraber işçiler ‘basınç ve nem oranının yüksek olması bakımından çabuk yorulur, sık sık su yüzeyine çıkmak İhtiyacını duyarlar.


 


 

1 Mart 2016 Salı

Yağmur, Dolu ve Kar Hakkında Bir Derleme

Yağmur


Gerek denizlerin, gerek karaların üzerindeki durgun ve akarsulardan buharlaşan su, havada uzun süre kalmaz. Çok hafif bir soğukluğun etkisiyle dahi yoğunlaşıp bulut hâline geçer, sonra da yağmur damlaları hâlinde tekrar yeryüzüne yağar.


Güneş ısısı, denizlerden bulutlara, bulutlardan yağmura, yağmurdan kaynaklara, nehirlere ve yeniden denize dönüş şeklin, deki suyun devamlı şekil değiştirme olayını canlandırıp hızlandırır. Yağmur, toprak kaybına sebep olması bakımından büyük zararlara yol açarsa da tabiatın en önemli ve en yararlı olaylarından biridir. Yağmur olmasaydı bitkiler de olamazdı. Ne var ki çok ve devamlı yağan yağmurlar bu baskınlarına sebep olarak can ve mal kaybına yol açarlar. Buna karşılık her yıl Hindistan’da halk, yağmur getirecek muson rüzgârlarının esmesini sabırsızlıkla bekler.


Dolu


Bulutlar su damlacıklarından meydana gelmiştir. Bu damlalar çoğu zaman yağmur halinde yeryüzüne düşerler. Bu yağmur damlaları, yani bulutlar düşerken veya yükselirken çok soğuk bir havaya rastlarlarsa donar ve buz tanecikleri hâlini alırlar. Bunlara da dolu deriz.


Dolu daha çok fırtınalı havalarda yağar. Böyle havalarda gökyüzünde boranbuiut «kümülonimbüs» adı verilen kümeler hâlinde siyah bulutlar görülür. Bu bulutlar yağmur yüklüdür. Atmosferin çok soğuk bölgelerine doğru emilen bu bulutların İçindeki yağmur damlacıkları buz hâline gelir ve erimelerine vakit kalmadan düşmeye başlarlar. Bazen dolu tanecikleri soğuğun etkisiyle iyice sıkışmış ve billûrlaşmış olur ki renkleri bembeyazdır. Bunlara «ebebulguru» denir. Dolu taneleri çok iri olduğu zaman tarıma, bitkilere ve açık hava tesislerine büyük zarar verir.


Kar


Atmosferde devamlı su buharı bulunur. Hava soğuk olduğu zaman bu buhar su hâline gelir ve yağmur olarak yeryüzüne yağar. Hava çok soğuduğu zamanlarda ise küçücük buz kristalleri hâlini alır ve kar olarak yağar.


Çok yükseklerde su buharının yoğunlaşması genellikle 0 santigrat derecesinden daha soğuk bir ısının etkisiyle olur. Meydana gelen küçücük su damlaları olarak donar ve küçücük buz kristalleri hâlini alır. Sonra da bunlar aralarında birleşerek dengeli geometrik şekiller hâlinde kar taneciklerini meydana getirirler. Kar taneciklerinin yeryüzüne kar şeklinde yağmaları, İçinden geçtikleri hava tabakalarındaki ısının 0 santigrat derecesinden daha soğuk olmasıyla mümkündür. Aksi hâlde vere yağmur olarak yağarlar. Kar tane, clklerinln beyaz görünmesinin nedeni, tıpkı bir ayna gibi ışığı yansıtmalarındandır.